12 Mart İstiklal Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü PDF Yazdır e-Posta
mesut akdeniz tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 14 Mart 2011 13:26

 

ŞAHSÎ HAYATI

 

Mehmed Âkif'in baba tarafından dedesi, Arnavutluk'ta bulunan İpek kasabasına bağlı Suşisa köyünden Nureddin Ağa'dır.

Mehmed Âkif'in babası Tahir Efendi ilim tahsil etmek için İstanbul'a gelmiştir.

Âkif'in annesi Emine Şerife Hanım ise, aslen Buharalı olup, Tokat'a yerleşmiş bir âilenin kızıdır.

 

Mehmed Âkif 1873 yılında doğmuştur. Doğum yeri, İstanbul'un Fatih semtindeki Sarıgüzel mahallesidir.

İlkokulda iken babasından öğrenmeye başladığı Arapçasını ortaokul yıllarında daha da ilerletir.

Ayrıca Farsça ve Fransızca da öğrenir. Şiire karşı ilgisi de ortaokul yıllarında başlar. 1893 yılından itibaren ilk şiirlerini,

telif ve tercüme ilk yazılarını yayımlamaya başlar. 23 Nisan 1920'de açılan birinci Büyük Millet Meclisi'ne

5 Haziran 1920'de Burdur milletvekili olarak katılır.

 

 

Millî Eğitim Bakanlığı 7 Kasım 1920'de gazetelere verdiği ilanla bir İstiklâl Marşı yarışması açıldığını ve bu marş için büyük miktarda para ödülü verileceğini duyurdu. Yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri istenilen düzeyde olmadığı için kabul edilmedi. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, Mehmed Âkif'e başvurur. Âkif ise "Para için şiir yazamam." diyerek teklifi reddeder. Bunun üzerine Hamdullah Suphi, kendisinin yarışma şartlarının dışında tutulacağını söyler. Artık Âkif'in diyeceği bir şey yoktur. Odasına kapanır ve o büyük şiirini yazar. Eser, 17 Şubat 1921 tarihli Sebîlürreşâd dergisinde yayımlandı. İstiklâl Marşı'nı 1 Mart 1921'de T.B.M.M'de Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi okudu.

 

Mehmed Âkif gibi vatanını çok seven bir şair ömrünün son yıllarını Mısır'da geçirmiş ve ölümünden sadece kısa bir süre önce yurda dönmüştür. 10 yıl kadar Mısır'da kalmıştır. Âkif'in Mısır'a gitmesini Prof. Dr. Orhan Okay ve Nihad Sami Banarlı şöyle yorumlar: "Mehmed Âkif İslam birliği fikrini savunmaktadır. Fakat, İstikâl Savaşından sonra kurulan ikinci meclis laik devlet hukukunu kurmak ve o prensiplerle hareket etmek düşüncesinde idi. Âkif, bu ümitsizlik içinde 1923 yılında Mısır'a gitti ve 1936 yılında yurda döndü.". O tarihlerde de hastalığı artmıştı. 27 Aralık 1936 tarihinde vatan şairimiz Mehmed Âkif Ersoy çok sevdiği vatanında Hakk'ın rahmetine kavuştu.

 

Hayatını bu ülke için, bu millet için, İstiklâl için cömertçe harcayan bu büyük şair geriye mal, mülk, para bırakmamıştır. Onun hayatını daha kapsamlı şekilde inceleyenler bunun sebebini anlarlar. Mehmed Âkif'i anlatmaya bizim kalememimiz elbette yetmez, onun için yazımızı kendisinin "Çanakkale Şehitlerine" isimli eserinden bazı mısralarla bitiriyoruz:

 

"Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor

Bir hilâl uğruna, yâ Rab ne güneşler batıyor!

........

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.

........

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber!".

"SAFAHAT" ve EDEBÎ HAYATI

Mehmed Âkif Ersoy, İslâm birliğine taraftar olan, vatanını tehlikede görünce, onun uğrunda savaşa ve çalışmaya koşan vatansever bir şahsiyettir.

Mehmed Âkif ilk şiir kitabını 1921'de çıkarır. Bu küçük kitabın adı "Safahat" tır. Sonra o çıkardığı altı kitabın hepsini birden "Safahat" adı altında toplar. Altı kitabın isimleri: Süleymaniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fatih Kürsüsünde (1914), Hatıralar (1917), Asım (1919) ve Gölgeler (1933).

Mehmed Âkif, zengin bir hayat tecrübesine sahiptir. Önce mesleği dolayısıyla, sonra Milli Mücadele yıllarında Anadolu köylüsü ile karşılaştığı zaman halkı ve meselelerini tanır. Gözlemlerini şiir haline getirirken "şiirine, nazım gücünü ve samimiyeti"ni de katar. Onu bu özelliklerinden dolayı beğenen Cenab kendisini "bir destan şairi" sayar.

Şiir ve sanat anlayışını topluma faydalı olma noktasında toplayan Mehmed Âkif, eserlerinde toplum için kurtarıcı ve gerekli olduğuna inandığı fikirler üzerinde durur. Toplumdaki bozulmanın sebebini dinî değerlerden ayrılmakta bulmaktadır.

Safahat'ın birinci cildi Âkif'in çocukken babasıyla beraber gittiği Fatih Camii'nin sanatkârâne tasviri ve burada geçen çocukluk hâtıralarıyla başlar. Safahat'ın altıncı cildini teşkil eden "Asım"da, Avrupa'nın bulmak için gece gündüz çalıştığı atom enerjisinin yeryüzünü nasıl değiştireceği hakkındaki fikirler yer alır. O devirde âdeta dünyanın geleceğini keşfetmiştir. Âkif'in şiir dünyasının iki büyük sütunu: Din ve ilim'dir. Ama, ilim ancak insanlığa yararlı olarak kullanıldığı takdirde bir fayda sağlayacağı fikrini taşımaktadır.

Mehmet Akif'le Son Röportaj

Türk edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklâl Marşı’nın millî his, millî heyecan ve millî şiir mey- dana getiren bu büyük şairi Akif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. Yedigün muharriri Akif’le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını, intihalarını topladı. Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak, vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının, bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor. Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş, sarkmış çizgilere, bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini, hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra, yavaşça soruyorum.

- Özledin mi bizi üstat?…

Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu.

- Özlemek mi oğlum.. Özlemek mi?…

Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:

-Mısır’dan üç gecede geldim.Bu üç gece,otuz asır kadar uzun sürdü…Orada on bir yıl kaldım..Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırım..

- Hasret…

Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:

-… Çok acı…

- Ya kavuşmanın sevinci?

- Onu sorma oğlum.. Onu ben kendi kendime bile soramıyorum… Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz, yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim.

- Ve kendi kendine söylüyor:

-Cennet gibi yurdumdayım ya… Çok şükür.Hastalığı akla geliyor;

- Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?.

Eski hatıralarını deşiyorum. Millî Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımızı hatırlıyorum.

 

Evet.. diyor, İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan “Cuma”yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklık lar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke’ye geldik ve trenle Ankara’ya ulaştık… Ankara… Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün… Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü.”

Yorgun, susuyor..

- İstiklâl Marşı’nı nasıl yazdınız?

Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:

- Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!..

Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır… Şu var ki,”İstiklâl Marşı”nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır.”

Ve, gözleri,yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.

-Ya büyük zafer üstadım.. O anda ne duydunuz?

Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeni- den canlanmış gibi,nereden geldiği bilinmez bir ışık- la gözlerinin içi gülerek:

- Ah… diyor:

Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor.. Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:

- Allah’ım ne muazzam zaferdi o!.. Ortalık hercü-merç oldu…Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini: yumuyor : -Ve biz, mest olduk!..

-O zaman bir şey yazmadınız mı?

-Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı.. Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu,bizzat yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir de fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o, ağır ağır çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor:

-Mısır’da nasıl vakit geçirdiniz?

- Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum.

Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim.

- Sevdiniz mi Mısır’ı?

-Var, güzel tarafları var… Bilhassa kışın… hoş yazın da, sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz… Fakat bir yaz günü İstanbul…baktabul

Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…

- Mısır’ da neler yazdınız?

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! /Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? /Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; /Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Ve üstadın Helvan’da yazdığı “Firavunla Yüz Yüze”sinden şu son parçayı alıyorum:

Bileydin, ey koca Mısır’ın ilâhî üryanı! /Mezara, heykele ait bütün bu velveleler/ Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:/ Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli/ Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!

- Kolay mı yazarsınız?

Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek:

-Hayır!., diyor.

Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor:

-Çok uğraşırım.. Epeyi çalışırım.. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim… nihayet kâğıt ü/erine naklederken de hayli yorulurum.

- Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?

Hafifçe gülümsüyor. Ve “zevk” diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor:

- Zevk mi?. Benim zevklerim mi?. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir.

Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor:

-Siz yorulmayın, ben vereyim..

- Yiyemeyeceğim..

-Bir parça sütlâç..

-Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin… Ve bana dönüyor: Eskiden beri yemekle başım hoş değildir… Sigara da içmem… Şimdi doktorlar zorla ye, deyip duruyorlar… Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin?

Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayak üstünde soruyorum:

- Neler yazacaksınız?

- Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır.. Eliyle birkaç defa başına vuruyor:

- Var kafamda hazırlanmış mevzularım..

- Ya en son yazınız?

- Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruvordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:

Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok

Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak

Postu sermekse meramın yola, serdirmezler

Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.

Ve kupkuru kaim dudaklar birbirine yapışıyor

Son Güncelleme: Çarşamba, 08 Haziran 2011 15:30